SELİM SÜME | In The Blink Of An Eye

 

Versus Art Project yılın son sergisinde Selim Süme'nin fotoğraflarını ağırlıyor. Sanatçının "In the Blink of an Eye" adlı sergisi 'fotoğrafı düşünmeyi' merkezine alıyor ve fotoğraf makinesinin imkanlarından yararlanarak 'bakma eylemini' araştırıyor.

Bu sergiyi analiz etmeye Selim Süme'nin bir önceki işi "Tekerrür"e bakarak başlamak istiyorum. "Tekerrür" buluntu fotoğraflardan oluşan bir sanatçı kitabı. Selim Süme'nin bulduğu 80 vesikalık fotoğraftan oluşan kitabın her sayfasında bir kişinin fotoğrafı var. Fotoğrafların nereye ve ne zamana ait olduğu belli değil. Hepsi büyütülmüş, vesikalıklardaki rahatlatan o omuz ve boyun görüntüsü, arka fonun dokusunu belli eder hali kaybolmuş; baktığımız şeyler sadece suret. Şeyler diyorum, çünkü bu sıkıştırılmış kadrajlar aslında baktığımız imgeleri portre olmaktan uzaklaştırarak görsel bir rahatsızlığın başlangıç noktasını oluşturuyor. Fotoğrafların birbirine yakınlaştırıldığı siyah-beyaz renk skalası, sayfaları çevirirken yaşanan zamansal düzlemi her yöne doğru genişletiyor; bir bütünün parçalarını izliyor olduğumuz izlenimini kuvvetlendiriyor. Benim için ikinci, belki üçüncü izlemeye, okumaya kadar fark edilmeyen ve kitabı tanımlayan unsursa bütün bu insanların, süjelerin gözlerinin aynı hizada olması. Bakmaya devam ettiğimi farkında olsam da neden baktığımı bilmeden baktıran işte bu hizalama jesti. Orijinal fotoğraflardaki bakışlar ve gözlerin konumları farklı yerlerde olsa da, Selim Süme'nin bu eşitleme hareketi, didişmesinin bakma eyleminin kendisiyle olduğunun alametlerini veriyor. Sayfalar boyunca aynı çizgiye yerleşmiş olan bakışlar, bakışın kendisinin ne kadar belirli bir olgu olduğu üzerine düşündürürken bir taraftan da izleyici-okuyucunun kendi bakışının, gözlerinin konumlarını ve konumlandırmalarını düşünmeye itiyor. Süme, bu insanların gözlerini kullanarak kitabı ve işi birleştiren bir ufuk çizgisi oluşturuyor. Aynı ufuk çizgisi kadar yanılsamalı bir çizgi bu ve aynı ufuk çizgisi kadar ihtiyaç duyulan kerteriz noktasını sağlamaya yarıyor aslında. 
Bakmayla tekrar arasındaki ilişki, Selim Süme'nin Versus Art Project'te 5 Ocak'a kadar süren yeni sergisi "In the Blink of an Eye"ın da merkezinde. Sergiye ismini veren göz kırpma, aslında bakma ile görme arasındaki ilişkiyi de kurcalayan bir jest; bakabilmemiz için gözümüzü kırpma hali ile fotoğraf makinesinin imge üretmek için perdesinin açılıp kapanması arasında yapısal bir ilişki var. Öte yandan, serginin isminin işe dönüştüğü fotogram ise yine yapısı gereği fotoğraf makinesini kullanmadan üretilen bir imge. Karanlık odada, sadece ışık ve ışığa hassas fotoğraf kağıdı kullanılarak üretilen fotogramlar, aslında imgenin en ham hali olarak da okunabilir. Kağıdın üzerinde kapalı tutulan yerlerin ışık almamasından dolayı beyaz kalması, ışık ve ışığın girdiği, dokunduğu, okşadığı şeylerin nasıl imgeye dönüştüğüyle ilgili ipuçları veriyor. Süme'nin fotogramı için "In the Blink of an Eye"ı kullanmasıysa ayrıca manidar; bir şeyi bir anda görsek de fotogramı üretmek ve ışığın tam olarak etkisini göstermesi için gereken zamanın bir andan daha uzun olması, imge üretiminin doğasındaki yapaylığına dikkat çekiyor. Her şey gözün açıp kapayıncaya kadar oldu bitti'ninmiş gibi olan hali, Süme'nin nesnelleştirdiği. 
Sanatçı bakma eylemini parçalarına ayırmak için olabilecek en basit kurguları kullanıyor. Bunlardan biri çiçek, bitki fotoğrafları. Çiçek fotoğraflarında bağlamlarından koparılmış olan çiçek ve bitkiler adeta anıtsallaştırılıyor. İlk bakışta bilimsel bir çalışmada kullanılabilecek çiçek numunelerini andıran fotoğrafları inceleyince fark ediyoruz ki ilk bakışta zannettiğimiz kadar çok bilgi vermiyorlar. Hepsi hemen hemen aynı şekilde konumlandırılmış, başlangıç ve sonları belli olmayan bu karakterlerin ölçeği de belli değil; referans noktası olmadığı zaman neye baktığımızı tam olarak farkına varamayacağımızı hatırlatıyorlar. Kadı ajda yer aldıkları konum itibariyle de ikonlaştırılan bu bitkiler tekdüzeleştiren bakışımız altında sadece biçimsel denemelere dönüşüyorlar. Süme'nin bizi içine çektiği mizansende tehditkar bir cazibe de var; baktığımız şeyleri beğeniyoruz, daha derinlikli olarak incelemek istiyoruz ama tam da bunu yapmaya başlayacağımız anda bize yeterince bilgi vermeyerek dışarı atıyor fotoğraflar. Bunlar aklıma Edward Weston'ın soyut lekelere dönüştürdüğü sebzelerini, Frederick Sommer'ın Arizona manzaralarını anımsatıyor; ölçeğin, perspektifin yok olmaya başladığı, iki boyutlu görsel üretiminin sonuna kadar kullanıldığı, izleyiciyi adeta acizleştiren biçim çalışmaları. Bir taraftan baktığım şeyi daha iyi anlamak istiyorum, diğer taraftan da tanıdık bir şeyin biçimin eskizine indirgenmiş haline bakıyor olmak beni baktığımı zannettiğim diğer şeylerden de soyutluyor. 
Çiçeklerin etrafındaki siyah alan fotoğrafın kurgusuna, bilimsel ve verisel ile olan ilişkisine işaret ederken aynı zamanda da görünemeyenin içinde olabilecek olanlarla ilgili şüpheler uyandırıyor. Belki de var olduğumuz düzleme doğru uzanan bu siyahlığın belirsizliği, baktığımız süjelerin ürkütücü netliğiyle birleştirildiğinde onlarla aynı uzayı paylaşıyor olmanın yabancılaştırmasını yaşatıyor. Siyah kadraj zamanın izlerini de yok ediyor; hareketin ve başka nesnel ipuçlarının olmadığı bu yerde, neye baktığımızı tamamen sanatçı kontrol ediyor. 
Sanatçının geometrik nesneleri kullanarak oluşturduğu mekansal kompozisyonlar ya da yerleştirmeler olarak okunabilecek stüdyo fotoğrafları, fotoğrafın kendini ele vermesi olarak okunabilir. Boyutlarının ne olduğunu kestiremediğimiz bu nesneler, nereden, nasıl geldiği belli olmayan bir ışık kaynağı tarafından aydınlatılıyor. Geride duran kameranın bana göstermediğinden gözümü alamıyorum. Sanki yapılar içinde hareket eden bedenler var; yerinde duran ve anıtsallığıyla gözümü kamaştırması gereken ama tam tersine Süme'nin perspektifinden bakıldığında boyutları aynı anda hem büyüyen hem küçülen, sanki anıtsallıkları ellerinden alınan bu 'şey'ler felaket sonrasını anlatıyorlar sanki. 
Yaratılan peyzajları, şehirli biri olarak hemen kendi çevrem üzerinden okumaya başlıyorum. Fotoğraflarda gösterilen mizansenler her şehri, her yeri anlatıyor, dikilitaşlara benzeyen yapıyı, diğerlerini hükmü altına almaya başlamış bir varlık olarak görmeye başlıyorum. Bu yapının bir var bir yok olan ışıklı gölgesiyse zihnimi şehirlerin durmadan dönüşen ve ideolojiler tarafından doldurulup-boşaltılan meydanlarına, sembollerine götürüyor. Elimde bir şey olmadığında, soyutla baş başa kaldığında yüzeye yakın düşüncelerimle doldurduğumu, belki de kirlettiğimi fark ediyorum imgeyi. 
Soyutlaşma için farklı yöntemleri kullanan Süme'nin görsel çeşitliliği, herhangi bir kategoriye sokulamayan imgeler üretiyor. Yıldız fotoğrafları birbiriyle çelişen iki doneyi barındırıyor: Selim Süme'nin o an bakmış olduğu, kaydettiği fotoğraflarda görülen yıldızlar hem o fotoğrafı çektiği anda hem de biz bu fotoğraflara bakarken artık var olmayabilen ışık kaynaklarına ait olabilir. İkincisi de dondurulmuş, durağan gözüken bu yıldızları tecrübe ederkenki parlaklık ve değişkenlik, aslında tecrübe fotoğrafa dönüştüğü anda yok olan bir zamansallığa işaret ediyor. Diğer bir deyişle, Süme aslında o anda var olmayan bir şeyi görselleştirerek bir kurguya alet oluyor, bizim de önümüzde sükunet içinde duran bu sahneler aslında bir anlığına makinenin kayıt edebilmesi için hareket etmemeye çalışan bir sahne niteliğinde. Aynı fotoğraf çekilirken tutulan nefeslerin gerginliği gibi, yıldız fotoğrafları da bu gerginlikten dolayı adeta bir nabza sahipler. 
Agrandizör fotoğrafı, serginin kendi üretim araçları ve yöntemleriyle yüzleşirken bir taraftan da bu mekanik aygıtın bir ışık kaynağı olduğunu hatırlatıyor. Kendi ışığıyla aydınlanmış olan agrandizör, antropomorfize ediliyor, görsel dünyamızın bir karakteri olarak beliriyor. Sergiyle ismini paylaşan "In the Blink of an Eye"a benzer bir şekilde bu ışıkla fotoğrafın belirebilmesi için ne kadar süre geçmesi gerektiğini fark ettiren fotoğraf, aslında Süme'nin kendi araçları ve mecralarıyla müzakeresi olarak da görülebilir. Fotoğrafla çalışan bir sanatçı olarak imgenin bir yerden bir yere, bir araçla iletildiğini hem kendine hem izleyiciye iletiyor. 
Selim Süme sergiyi "Tekerrür"dekine benzer bir şekilde konumlandırılmış bir çift gözle sonlandırıyor. "Tekerrür"de kitabın formatının yarattığı bakma eyleminin kendine dikkat çeken kurgusu, video bağlamında zamana yayılan bir jeste dönüşüyor; kitabı okuma-izleme eylemi, videoyu izleme eylemiyle avnalanıyor. Etrafından soyutlanmış olan, nereye nasıl baktığı belirlenemeyen bu iki göz, izleyiciye bakarken aynı zamanda izleyicinin kendi bakışının farkına vararak bakışlarını kaçırmak istemesine yol açıyor; geri bakılmadan sadece bakmak, izlemek isteğimizle yüzleştiriyor bizi. Bakmanın röntgenle olan ilişkisi en çok bu işte hissediliyor; baktığımız 'nesne' bize geri baktığı anda eylem iki taraflı olduğu için bakma-arzulama-dokunma gibi ilişkileşmeler kırılıyor ve kapalı bir devrenin içinde hapsolup kalıyoruz. 
Hito Steyerl "In Defense of the Poor Image" adlı metninde, 'poor' kelimesi ile kalitesi kötü, çözünürlüğü düşük imgelerden bahsediyor. Tabii 'poor' kelimesinin fakir, zor durumda olma anlamına da gelmesi, Steyerl'in metnin bütününde 'zavallı imge'nin halini tasvir etmesi olarak da okunabilir. Steyerl, metnin bir yerinde bu 'kötü' imgelerin web'de başka bir sürü imge ile yan yana yer aldığını söylüyor. "In the Blink of an Eye"ı fotoğraf üretiminin sınırları ve mümkün kıldığı yeni anlatılar bağlamında değerlendirdiğimizde ortaya çıkan da imgeyi savunmak yerine imgenin bütün numaralarını ortaya çıkaran ve buna rağmen, hatta bu numaralar ile önerilen yeni bir bakma biçimi. 
Hareket eden bir göz hayali hakim fotoğraflara. Bu gözün esnek, akışkan hareketleri önünde durduğu, üzerine basarak geçtiği ya da bir yerin bir ucundan diğerine giderken kameranın perspektifini gözüme sokuyor. O gözün hareketleri dışında bir şey düşünemez hale geliyorum; gördüğüm her şey manasız hale geliyor; sanki bireyselliğe, bireye, bakmaya sahip çıkıyor bu göz. Süme'nin gündelik olanla ilişkisi tehlikeli bir estetiğe sahip. Yalın olduklarını bildiğimiz ya da zannettiğimiz şeyler muhteşem bir güzellikle anlatılıyor. Anlık kazaların kalıcı yara izleri bırakabilmesi gibi aynı. Hıçkırıklar gibi zaman çizgisinde. Sonrasını sonsuza kadar değiştiren hıçkırıklar. 
Peki sonra? Güzel olan ve kamerayı geride tutan ile yakınlaşan ve deşifre etmeye çalışan nerelerime hitap ediyor? Yeni bir peyzaj algısına açık mıyım? Yeniden bakmayı öğrenebilir miyim? Geçiciyi acaba ancak kendi bedenim üzerinden mi tecrübe edebiliyorum? Bazı imgeler ya da o imgeleri üreten, çerçeveleyen, kareye alan, ortaya çıkaran kişi olma fikri bana zevk veriyor ve bu, bazen suçlulukla birleşen bir zevk. Peki, o zaman fotoğraf ile hayal gücü arasındaki ilişki nedir? Fotoğraf korkuyu tetikler mi? Az daha istemek üzere olduğumuz şeyi mi tamamlıyor fotoğraf? Fotoğraf arzunun yerine geçebilir mi? Fotoğrafa bakmadan önce mi sonra mı arzuluyoruz? Fotoğraf nasıl bir kayıt cihazıdır? Fotoğraf belleği taşıyabilir mi? 
"Kara Kitap"ın (Orhan Pamuk) anti-kahramanı Celal Salik ile söyleşi yapmaya gelen yabancı bir televizyon kanalı, günlerce bekledikten sonra Galip'in Celal'i Celal'den daha iyi anlatabileceğine inanmaları sonucu Galip'le konuşurlar. Süme'nin yoka yakın minimallikte fotoğraflarında da benzer bir gerçeklik temsiliyeti olduğunu düşünüyorum; anlatan, anlatılanın önüne geçiyor. Stüdyoda kurulmuş, gökyüzünde aranmış olan imler, o anki gerçekliğimize tekabül ediyor. 
Kendi işleriyle ilgili sanatçıları dinlemekten imtina etsem de (buna kendi işlerimle ilgili kendi söylediklerimden şüphe duymak da dahil), Selim Süme'nin yazdığı bir makaledeki alıntı üzerine düşünerek bu yazıyı sonlandırmak istiyorum: "Zaman ve mekan fotoğrafın var olması için gerekli olan, aynı zamanda fotoğrafın gerçeklikle ilişkisini de temellendiren olgulardır. Var olmanın içinde, şimdiki zaman vardır. Bir şey vardır dediğimizde şu andan bahsederiz. Heideger'e göre zaman elle tutulamaz fakat bir şeyin olması için temeldir. Var olmanın anlamıdır." 
Zamanla olan ilişkinin kayganlaştığını gittikçe daha fazla farkına vardığımız bugünlerde, fotoğrafın yapısını ortaya çıkaran, bakmanın kendisini sorunsallaştıran Selim Süme'nin "In the Blink of an Eye"ı fotoğraf çekmenin eylem haliyle ilgileniyor, zamanla olan ilişkisini kurcalarken kendi varlığını da hem müellif hem de bakan olarak kurcalamaya devam ediyor. 
Fotoğraf çekiyor olmanın getirdiği sorumluluklar nedir? Ve bu fotoğraflarla ilişki kuran bizlerin fotoğrafa karşı sorumluluğu nedir? Sanırım bu soruların cevabı, üreten ve izleyen herkes için farklı olacak olsa da niyet, amaç ve sergilenme biçimlerinin müzakere edilmesiyle ilgili, izleyici olarak çoğu zaman neyin ne zaman istismara girdiğini, rahatsız ettiğini bilsek de, izleme merakımız bu bilinçten ayrı işleyebiliyor. Aynı şekilde, fotoğraf çeken için de bu içgüdü farklı hassasiyetler ile gelişmiş olsa da, belgeleme, kayıt tutma, aktarma ile o anı sadece tecrübe etme arasında bir gerginlik var. Selim Süme'nin işleri de tam da bu gerginliği malzemeleştiriyor.

Please reload

VISITING HOURS​

CLOSED TEMPORARILY.

Tuesday - Saturday: 

 

11 am - 6 pm

Incorporated in VS Sanat Etkinlikleri Tic. AS.  All rights reserved 2020 

  • Beyaz Instagram Simge
  • Beyaz YouTube Simgesi
  • Beyaz Vimeo Simge
  • Beyaz Heyecan Simge
  • Beyaz Facebook Simge