Bu Şehir O Eski İstanbul Mudur?

 

Çağdaş Sanatın ana konularından birini mekân oluşturmaya devam ediyor.  Mekân kimi zaman en küçük organizmanın kendisinde kimi zaman da uzay gibi bilinmez boyutlarda karşımıza çıkıyor. Her şeye karşın insandan ve canlılardan bağımsız olarak düşünülemeyecek bir boyut olarak mekân, hem düşünsel zeminde hem de estetik alanda bütünsel kavrayışın parçalarından biri olmayı sürdürüyor. Bu yazı bağlamında mekânı şehir ve özel olarak da İstanbul olarak ele alıyorum.

 

İstanbul estetik bir değer olarak tıpkı diğer şehirler gibi sanatçıların yorumsamasına alışkın bir şehir. Elbette her yorumsama ancak, meşruluk bulduğu bir gerçeklik üzerinden şekillenebiliyor. İster hayali isterse bir yorumsama olsun, gerçeklik düzlemi olmayan bir mekânsal estetikten bahsetmek oldukça güç. Beğeni, en kaba haliyle sanatseverin, sanatçının yorumsamasını kendisi kılabildiği  veya kendisine yakınsadığı evrede oluşuyor. Sanatçının becerisini değerlendireceksek, yanına ‘zanaatını’  veya işçiliğini katmamız kaçınılmazlaşıyor. Oysaki, zanaat ile sanat arasındaki farkı yaratan beceri değil, tam estetik poetikanın kendisidir. Bu bağlamda yazıdaki ikinci damarın, mekânın estetik olduğu kadar etik yargılarla da değerlendirilmesi olduğunu ilan edebilirim.

 

 

Mekân ve estetik poetika arasında kurulabilecek bağlardan biri de mekânın kullanış biçimiyle, estetik yargının dolaşımı arasındaki benzerlikte olduğunu söylenebilir. Kapitalizmin küresel dolaşımına katılmak isteyen  ülkelerin ‘kısa yoldan’ ‘başarı’ sağlamak adına sahip oldukları en önemli ‘kıymetleri’ tarihsel, kültürel ve ekonomik açıdan vitrine çıkarabilecekleri kentleridir. Kentler herhangi bir kimlikle küresel piyasaya çıkarıldığında bir yaşam alanından öte çoklu imgelere sahip  tek bir kimliğe evrilmektedir. Elbette bir kentin uzun yıllar boyunca getirmiş olduğu olanakların, dönüşümlerin yanında küresel bir oyuncu olarak tarih, kültür hatta ekonomi alanında yer alması iktidar politikasından bağımsız gerçekleşemez.  Türkiye’de pek çok kent bu bağlamda değerlendirilebilir ancak, odakta olması ve çoklu düşünmeye izin vermesi açısından İstanbul, kültür, eğlence ve turizm odaklı gelişme stratejisiyle iktidarın kentsel bakışının belirgin örneklerini taşımaktadır.  Kentler kapitalizmin küresel dolaşımında sahip oldukları tarihsel, ekonomik ve kültürel birikimlerinin yanında kurumlarının, kurumsallaşmış alışkanlıklarının, satılan hatta satılmayan ‘nesnelerinin’ bütünselliğinde meta-mekânlara dönüşmektedir.

 

 

Dönüşenin meta olması, belki de pek çok kişiyi rahatsız etmiyordur. Ancak, değerlerin metalaşması, en nihayetinde fiziksel olanın dönüşümüyle esasında belleğin de dönüşümünü beraberinde getirmektedir.  İmge ve yorumsamanın kaynağında kişinin empati  ve özdeşlik kurabileceği somut olandan bahsedebilmek gerekiyor.  Ancak, kentlerin dönüşümüyle kültürün ve anıların restorasyona uğradığını, tahrip ediliğini düşünürsek imgenin doğal olarak dönüştüğünü söyleyebiliriz. George Orwel’in 1984’ünde olduğu gibi günümüzde kentsel estetik dönüşmüş ve yorumlanmış imgenin gerçekliğinin yeniden dönüşümünü ifade etmektedir.  En nihayetinde imge ve yorumsama kolektif ve bireysel yaşamlarımızın ortaklaştığı izlerinin bileşkesi olarak karşımıza çıkıyor. 

 

 

Türkiye kültür, sanat ortamında eleştirinin duraklaması sadece eleştirmenlerin ve sanat yazarlarının ‘niteliksizleştirilmesiyle’ ilgili değil. Aynı zamanda, sanatçıların estetik poetikasının nirengi noktalarının değişmesiyle ya da dönüşmesiyle ilgilidir.  

 

 

Burada bir yanlış anlaşılmayı ve eksikliğiyle hataya düşüren bir noktayı vurgulamak gerekiyor: Özellikle Çağdaş Sanat ile siyaset, toplumsal duyarlılık arasında kurulan bağıntılarda, siyasal veya toplumsal eleştiri sanat yapıtında ikincil durumdadır. Birincil olan sanat yapıtının estetik değer olarak beğeninin konusu olabilmesidir. Sadece toplumsal veya siyasal çağrışımı olması herhangi bir ‘işi’ sanat yapıtı olmaya eviremez. Sanat yapıtı öncelikle, diğer aktarım biçimleri gibi merkezine aldığı tartışmayı kendine has malzeme, teknik ve imge kullanımıyla sanatsevere aktarabilmeyi becerebilmelidir.  Çünkü, sanat, tıpkı kültür gibi toplumsal bir süreç olarak ele alındığında bireysel veya kolektif anlamlar dünyamızı ifade ediyor. Irmgard Emmelhainz‘a kulak verecek olursak, özellikle Çağdaş Sanat eseri, neredeyse ‘kültürle aynı zamansal alanı paylaşır ve  bu da  onların bütünleşik olmaları anlamına gelir’. Bu nedenledir ki sanat eserinin politikleşmesi sanatçı, sanatsever, galeri ve sanat eserinin sahipliğine aday kişilerin veya kurumların öznel değerlendirmelerinin dolaşım gücüyle ilintilidir. Politik olanın ne olduğuna dönük yeniden düşünmeyi salık vererek, sanatın politikanın güdümünde bir tür propaganda aracına dönüşmesini bu bağlamda değerlendirmediğimi anımsatmak isterim. Politikayı kişinin ve kolektif yapıların kendilerinin müdahil olduğunu hissettiği meseleler hakkında karar noktalarında bulunma stratejilerinin bütünü olarak tarif etmemiz gerektiğini de vurgulamalıyım. Böylece, sanat kamusunun her bir öğesi sanat piyasasındaki gelişmelere katılma hakkına sahip olduğunu söyleyebilirim. Sanat piyasasının uzmanlarının istihdam biçimlerinden galeri, sanatçı ve koleksiyoner arasındaki ilişkilere, sanat eleştirmenlerinin, düşünürlerinin maddi haklarına kadar uzayan konularda “şeffaf politikaların” varlığı tartışma konusu edilebilir.

 

 
I.Bölüm: Burası İstanbul mu?
 

 

Buraya kadar ki tartışmayı iki örnekle birlikte ele almanın zamanı geldi. Biri Versus Art Project’te gerçekleşen Beste Kopuz‘un Kazıklıköy sergisi. Diğeri de Devrim Erbil’in son dönem çalışmaları. Beste Kopuz ile sergisi hakkında bir röportaj gerçekleştirdik. Bu nedenle meselesine dair görüşlerini birinci ağızdan duyabilirsiniz. Ancak Devrim Erbil’in son dönem çalışmalarını birincil ağızdan değil, değerlendirme olarak verebileceğimden önceliği Devrim Erbil’in kentsel imgenin satımındaki rolüne veriyorum.

 

 

“İstismar” diye düşünmüştüm iki yıl önce ilk gördüğümde, ya da bir karşılıklı sevimsiz kolaylaştırıcılık: Yılların ressamı Devrim Erbil, bu yaşlı ve belki de yeterince takdir edilmemiş sanat emekçisi, hoca, kendi işlerinin o sırada inşaatına başlanmış olan “Kabataş Martı iskele” projesinin yapımını gözden saklayan tahta (?) perdelerin üzerine konulmasına izin vermişti. (Artık “izin” mi, yoksa başka bir şey mi, bunu burada tartışmayalım.) Tahta perdenin gerisinde, denize doğru, tatsız bir şeyler olduğunu hissediyorduk, en azından deniz dolduruluyor, azaltılıyordu, ama Erbil’in işlerinin röprodüksiyonları bu faaliyeti bizden “gizlemekteydi”, ya da… 

 

 

Yaşamın kendisi pek çok yazardan ve düşünürden daha nitelikli şekilde çelişkileri önümüze seriyor. Bu aşamada yapılması gereken sanırım sadece, kendimizce bağlantılar kurmak. Devrim Erbil gibi ömrünü sanata vermiş insanların seyrini incelemek oldukça öğretici olabiliyor. Devrim Erbil’in tüm Kabataş sahili kapatan bariyerlerin önünde işlerinin sergilendiği dönemi anımsayanlar olacaktır. Eşzamanlı olarak BASE 2018 Galata Rum Okul’unda gerçekleşiyordu. BASE 2018’deki sanatçıların işlerini gördükten sonra şehrin siluetini değiştiren inşaatın ‘ambalaj malzemesine’ dönüştürülen Erbil’in işlerini görmek oldukça üzücüydü. 

 

 

Devrim Erbil, 2019 yılında resim alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün sahibidir.

 

 

Çünkü, sanat hayatının başlarında yer alan BASE 2018 katılımcılarının kimi işlerinde görülen eleştirel gücün sanatçı  daha bilinir olduğunda da sürdürebileceğine dair kaygılarımın arttığı bir dönemdi. BASE 2018’deki işler aracılığıyla sanatçıların ‘sokakta olanı’ ve ‘olmakta olanı’ sanat kamusunun değerlendirilmesine sunma kararlılıklarını umursuyordum. Yenilemek ve sermaye yaratmak, hatta  soylulaştırmak için yoksul semtlerdeki halkların yerlerinden edilme sürecinin içinde yer almak, kentin pazarlanmasını sağlayacak peyzaj düzenlemelerine katkı sağlamak yerine bu süreçlerin yarattığı mağduriyetleri, dönüşüm politikalarının ortaya çıktığı maddi gerçekliği estetik bir yorumla tekrar sanatseverlere anımsatan BASE katılımcılarını saygıyla anıyorum [1]. Anımsatma buradaki temel kavramın ve eylemin kendisi bile olabilir, çünkü, yorumsanan ve imgeye dönüştürülen gerçeklik esasında herkesin her gün karşılaştığı bir olgudur. Her gün karşılaştığımız bir şeyi anımsamak ilginç gelebilir elbette ama ben algılama biçimlerimizi gözden geçirmeyi öneriyorum.  Mevcut toplumsal ve kültürel evrenimizdeki farkındalık ancak, nesnenin bozulmasıyla kavrayış düzeyimize çıkıyor.

 

 

Erbil’in son dönem işlerini görenlerin hızlıca anımsayacaklar gibi Erbil’in İstanbul’u farklı açılardan ele almasıyla sanatsever her seferinde benzer teknik, alışılagelen renk varyantları nedeniyle değişmiş gözükür. Oysaki Erbil’in İstanbul’u panaromik olarak sabittir. Erbil’in eserlerine esin olan İstanbul sadece bir fanteziden öteye gitmemiştir. O şehir ağaçsızlaştırıldı ve tabiat dengesi bozuldu. Büyük bir deprem yaşadı, mahalleler yıkıldı ve yeni siteler inşa edildi. İnsanlar uzun süredir yaşadıkları şehirden göç etti. Çok daha fazlası geldi. Geldikçe şehir doğu batı hattına doğru genişledi. Ancak, açılar değişse de şehri inşa eden vinçleri, yıkılan ve yükselen kuleleri, Erbil’in işlerinde görmüyoruz. Çünkü Erbil artık var olanı değil, bir ezberi, bir fanteziyi resmetmektedir. Bir sanatçının illa ki çağını yakalaması, betimlemesi elbette söz konusu olamaz. Ancak Erbil’in, öncelikle işlerinin çoğunluğunda İstanbul şehrinin siluetlerini aktardığını düşündüğümüzde ve doğrudan şehrin siluetinin bozulduğu bir ‘mekânı’ yok saymamızı sağlayan bir manipülasyonun parçası olduğunu düşündüğümde sorumlu addediyorum. Kendisinin sanat üretiminin önemli aktörlerinden biri olan ‘İstanbul dönüşürken, tepkisizliği ile eserlerinin değişmemesi arasında bir bağ kurulabilir mi?

 

 

Bu bağlamda yeni bir tartışmanın kıvılcımını bırakıp kaçayım. Erbil’in bahsettiğim bağlamda eser üretmesinin önünde kişisel bir engel olmadığı gibi sanat kamusu açısından da problem teşkil etmediğini görüyoruz. Burada sanat kamusunun diğer aktörlerini de tartışmaya davet etmek gerekmektedir. Sanat eleştirisinin mevcut durumunu paranteze alırsak, çünkü hiçbir sanatçı bir sanat eleştirmeni için yapıt üretmiyor. Sanat eserinin asıl ‘alıcısı’ sanat kurumları, müzeler, galeriler, koleksiyonerler vb. oluyor. Değişen ve dönüşen maddi evrenimize rağmen değişimin ve dönüşümün yansımadığı bu eserlerin ‘talep’ görmesinde galerilerin, ayrıca da koleksiyonerlerin  payı yok mudur? 

 

 

Devrim Erbil’in İstanbul Art Show Sanat Fuarı için özel tasarladığı 40 parçaya ayrılan 10 metrekarelik dev İstanbul tablosu, yapılan iki ayrı açık artırma sonucunda 657 bin liraya satıldı.

 

 

Bu haberi pek çok açıdan okumak mümkün. Bu yazı kapsamında, İstanbul’u bir meta-kent olarak gören Erbil’in yapıtının kârlı bir meta-yatırım olarak ele alınması şaşırtıcı değildir elbette. Bu şehir Erbil’in resmettiği şehir değildir artık. Erbil’in işlerini satın alanların da bir fanteziyi satın aldıklarını, şehrin hemşerisi olarak ifade etmem gerekiyor.

 

 
II. Bölüm:Burası İstanbul!
 

 

Beste Kopuz da İstanbul’u odağına aldığı Kazıklıköy solo serisinde, sanatseverlere kökü gerçeklikte olan bir fanteziyi aktarıyor. Şehrin dönüşen mahallerindeki yapıların döküntüleriyle doldurulmuş Boğaziçi kıyılarını odağa alan sanatçı, mevcut olana ve daha önceki hallerine odaklanarak, derinde yatan başka bir gerçeği, kentleşmemiş insanın saldırgan biçimde işgalini göstermektedir. 

 

 

Versus Art Project’te gerçekleştirdiğin Kazıklıköy solo sergin (21 Kasım 2018 -28 Aralık 2019) için öncelikle tebrik etmek isterim. İlk kişisel sergin olması nedeniyle senin için anlamını​ ​ ve bu proje sergini anlatmanı isteyebilir miyim?

 

 

Öncelikle çok teşekkür ederim. Elbetteki ilk kişisel sergim olması açısında içerisinde bulunduğum tüm süreç çok heyecanlıydı benim için. Aslında Versus Art Project ile yollarımızın kesişmesi belli bir sürece tabii diyebilirim. Normalde bir galeri ile çalışmak, yolun başında bir sanatçı için büyük bir fırsat olarak görülse de başta biraz tedirgindim. Her ne kadar bana “ilk kişisel sergi” imkanı sunsalar da bu beraberinde müthiş bir sorumluluğu da getirdi elbette. Ancak süreç içerisinde Leyla Ünsal’ı ve Mert Ünsal’ı tanıdıkça, sadece bir galeri ortamına değil, gerçekten bir aileye dahil olduğumu hissetmeye başladım. Onların yaklaşımı ve bana olan güvenleri ile tüm süreç çok keyifli ve verimli ilerledi. Yolun başında olan bir sanatçı olarak bunun büyük bir destek olduğunu söylemeden geçemem.

 

 

Başta aslında bambaşka bir sergi projesi üzerine hazırlanıyordum. Ancak bu süreçte okuduğum bir haberde; İstanbul’daki dolgu projelerinin oldukça arttığı ve Heybeliada’dan daha büyük bir boyuta ulaştığı, İstanbul’un gayri resmi bir ilçesi daha oluştuğundan bahsediliyordu. Bu haberi okuduktan sonra kendimi dolgu projelerini araştırırken buldum ve aslında sergi de kafamda bu süreçte oluşmaya başladı. 17.yy dan günümüze kadar uzanan bu süreci araştırdıkça, İstanbul’un gayri resmi 40. ilçesi “Kazıklıköy” ü yaratmaya karar verdim. Sergide ismini buradan alıyor.

 

 

Sergi aslında birbirinden bağımsız ancak ilişkilendirilebilecek farklı alanlarda farklı malzeme kullanımıyla ortaya çıkmış işlerinden oluşuyor. Hem bu mekânsal dağılımı hem de sergideki malzeme çeşitliliğini anlatabilir misin?

 

 

Sergi 1-1,5 senelik bir süreci içeriyor. 6-7 aylık bir kısmı ise sadece araştırma sürecini kapsıyor. İlk başta arşivi sergilemeyi düşünmesem de şimdi, sergide yer almasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü sergide yer alan eserler Boğaziçi’nin geçmişini barındırıyor bünyesinde. Sergide yer alacak olan çalışmaları üretirken öncelikle mekan üzerinden ilerledim. Bu noktada Mert’in ile Leyla’nın yaklaşımı ve mekânı dilediğim gibi kullanmam açısından beni desteklemeleri çok önemliydi. Çünkü çalışmalarımda interaktif ve deneyimlenebilir alanlar yaratmak önceliğim. Bu açıdan “Kazıklıköy” sergisinin oluşması belli bir süreci ve aşamaları kapsadığından dolayı, izleyicinin de aslında bu süreci mekanda görebilmesini ve onun izinde ilerleyebilmesini dikkate alarak tasarlamaya çalıştım.

 

 

Sanatsal üretimimde çoğunlukla negatif görüntüleri, uydu görüntüleri ve şeffaf materyalleri kullanmaktayım. Bu aslında şehri, durumunun nasıl olduğunu bilmediğim bir “hasta” olarak ele almamdan kaynaklanıyor. “Kazıklıköy” sergisinde ise nasıl olduğunu, neler olduğunu ve neler olabileceğini sorguladığım yer ise, dolgu projeleri üzerinden araştırdığım “Boğaziçi Kıyıları.”

 

 

Sergi aslında benim için dört bölümden oluşuyor. İlk kısımda Boğaziçi’ne dair yazılı ve görsel dökümanların yer aldığı arşiv kısmı yer alıyor. Bu kısım aslında serginin çıkış noktası ve Boğaziçi tarihine dair belgelerden oluşuyor. İkinci kısımda, arşivden yararlanılarak oluşturulan, Boğaziçi’nin 40 semt ve mahallesini içeren, eski-yeni kıyı şeridini ve bölgenin tarihini uydu görüntüleri üzerinden gösteren interaktif bir çalışma ile bir fotoğraf serisi yer alıyor. Bu fotoğraf serisinde yer alan bina görüntüleri aslında mekanların hafızalarını temsil ederek dolgu projelerindeki hafriyatların kullanılmasından dolayı serginin bir parçası haline dönüşüyorlar. Üçüncü kısım ise serginin ismini aldığı, İstanbul’un 40.ilçesi olan “Kazıklıköy”ün hikayesinin, uydu görüntülerinin ve temsilinin yer aldığı bölüm. Son bölümde ise “Sola Aquas” isimli çalışmamın olduğu koridorda aslında izleyiciyi sıkıştırmak için oluşturduğum, İstanbul Boğazı’nın sularından geçirdiğim ve kıyılardaki dolgu alanları gösterdiğim kısımdan söz ediyoruz.

 

 

Sergi metnine referans verirsek, “yüzyıllar boyunca birçok seyyahın, edebiyatçının ve tarihçinin yazılarına konu olan Boğaziçi kıyıları, oldukça yakın tarihlere kadar bizlere aktarılan mimari kimliğini korumaktaydı.” deniyor. Boğaz senin için ne ifade ediyor?

 

 

Ben 1995 doğumluyum. Aslında o eski Boğaziçi kıyılarını görebilen; yalı, kayıkhane kültürüne denk gelebilen bir nesilden değilim ne yazık ki. Ama süreçte yazılı ve görsel pek çok kaynaktan faydalandım. Yaşadığım dönemlerde pek çok bölgede olduğu gibi Boğaziçi de değişime uğradı elbette. Ancak beni asıl etkileyen yapılan dolgu projelerinde, hafriyatların kullanılan bir teknik olduğunu öğrenmem oldu. Yıkılan evlerin, mekanların sadece molozdan ibaret olduğu düşünülen bir dönemde, kimsenin değilmiş gibi görülen ama bir o kadar da herkesin olan Boğaziçi’nin sularında İstanbul’un kaybolan hafızasını barındırabilme ihtimalini düşünmeden edemiyor insan. Daha önce okuduğum bir kitapta;”İster bütünsel isterse de parçalı olsun, yıkıp-yapma kentin tamamen yıkılması anlamına gelmez, geride hep en az irili ufaklı, parçalı, bütünlü bazı izler kalır ki, kent tamamen yok edilemez ve her durumda gerisinde öncesinden bir şeyler bırakır.” şeklinde bir cümleye denk gelmiştim. Bu cümle üretimlerime ciddi bir yön verdi diyebilirim. Akabinde ise; “İz” isimli fotoğraf serisi oluşmaya başladı ve aslında kentin kaybolan hafızasını bu izleri arayarak bulmaya çalıştım. Çünkü bence tıpkı bu cümledeki gibi, ne ölçüde olduğunu bilmesem de, günümüz kendini geçmiş ile var etmeye devam ediyor. Önemli olan onu farkedip, kaybetmememiz diye düşünüyorum.

 

 

Kazıklıköy esasında olmayan bir yer. Elbette sen de bize ‘ütopya’ sunmuyorsun. Peki Kazıklıköylüler kimlerdir? 

 

 

Sergi süreci boyunca karşılaştığım en sık sorulardan biri “Kazıklıköy nerede/neredeydi?” sorusu oldu. Aslında bu soru, senin sorduğun sorunun bir cevabı niteliğinde bence. Esasında böyle bir yer olmasa da bir o kadar tanıdık. Hiçbirimiz yabancısı değiliz sanki. Hepimiz, biraz Kazıklıköy’ün birer sakini gibiyiz.

 

 

Sergide araştırmanın, işlerin önünde algılanma ihtimalini nasıl yorumluyorsun?

 

 

Sergide aslında dolgu projeleri üzerinden araştırdığım Boğaziçi’nin geçmişi, şimdisi ve bir nevi gelecek ihtimali izleyicinin karşısında duruyor. İzleyicinin sergiyi gezme şeklini aslında bu zamansallığa göre oluşturmak istedim.Çünkü sergi de başlı başına bir süreci kapsıyor. Bu açıdan aslında her ne kadar ilk etapta arşivi sergilemek gibi bir düşüncem olmasa da izleyicinin hem serginin ilk çıkış noktası olan haberi hem de Boğaziçi’ne dair edindiğim bütün bilgileri görmesinin kıymetli olduğunu düşünüyorum. Açıkçası araştırmaların işlerin önüne geçip geçmeme ihtimalini hiç sorgulamadım bu süreçte. Sanırım bunun sebebi, aslında serginin farklı gözüken bölümlerini, bağlantılı bir şekilde üretmemden ve hepsini bir bütün olarak görmemden kaynaklanıyor. 

 

 

Bu tür araştırmalı sergi çalışmalarının giderek arttığını gözlemliyorum. ​Bu ilginin sanat camiası içinde nasıl bir karşılığı ve etkisi bulunuyor sence?

 

 

 

Açıkçası buna verebilecek çok net bir cevabım yok. Ama kendi adıma konuşacak olursam, bir konuyu araştırmaya ihtiyaç duymamın sebebi, günlük hayatlarımızın akış hızı ve bu akışa yetişemememizden kaynaklı diyebilirim. Belkide sergileme ihtiyacı duymamın da asıl sebebi budur. Çünkü üretimlerimdeki asıl amaçlarımdan biri izleyiciyi odaklandığım konu üzerinden sorgulatıp, farkındalık yaratabilmek.

 

 

 

Ben sanatın otobiyografik​ ​ bir teması​ ​ barındırması gerektiğini düşünüyorum. Sen bu serginde​, ​ otobiyografik temaslarını nasıl​ ​ kurguladın?

 

 

 

 

Aslında ben işlerimin kendim üzerinden okunmasını tercih eden bir sanatçı değilim. Çalışmalarımın kendi imkanları ile bunu yapabilmesi için çabalıyorum. Her ne kadar eserlerimde bunu izleyiciye doğrudan aktarmasam da sanatsal üretimimdeki ilk çıkış noktam bir tür omurga eğriliği olarak bilinen skolyoz hastalığımdan kaynaklı. Benim gibi bazı insanlarda dışarıdan algılanamayan ancak doktor kontrolünde anlaşılan bu hastalık beni, çevremde görünen neredeyse her şeyin ardını, görünenin ötesini sorgulamaya itti. Eğitim sürecimde ve sonrasında ürettiğim tüm çalışmalarımda, kenti “hasta” olarak ele almam ve materyal seçimlerim aslında bundan kaynaklı diyebilirim.

 

 

[1] Sanatçılar kaygılarını bu yazının konusu olan mekânsal estetiğin incelikli ve kitch halleriyle birlikte yapıtlarına dahil etmişlerdi. Aykut Hızlıok’un “İsimsiz”(2018), Behiye Arat’ın fotoğraf serisi, Uğur Bişirici’nin “Bavul” (2017), Cansu Temizsoy’un “İz” (2018), Safigül Kuryiğit’in “Saraçoğlu’nun Kapıları” (2018), Metin Alper Kurt’un “İsimsiz” (2018) yapıtlarını bu kapsamda anımsamakta fayda var. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Please reload

VISITING HOURS​

CLOSED TEMPORARILY.

Tuesday - Saturday: 

 

11 am - 6 pm

Versus Art Project - All rights reserved 2020       Incorporated in VS Sanat Etkinlikleri Tic. AS.  

  • Beyaz Instagram Simge
  • Beyaz YouTube Simgesi
  • Beyaz Vimeo Simge
  • Beyaz Heyecan Simge
  • Beyaz Facebook Simge