SİBEL HORADA “Bu mahrumiyete gerek var mıydı?”


Sibel Horada’nın Versus Art Project’te açılan ve 11 aralık’a dek sürecek “Kesinti ve Akış” adlı sergisi; sanatçının bellek ve hafıza üzerine sorgulamalarından su üzerine ilişkilendirmelerine, kontamine ortamlarda eyler kalma yolları arayışından kent, arkeoloji ve kültür arası kurduğu diyaloğa uzanan pek çok düşünme ve üretme pratiğini bir araya getiriyor


MODERN MİMARİ MİRASINA

SAVAŞ VAR GİBİ

Çalışmalarınızda kentsel, arkeolojik ve ekolojik kültürler arasında ilişki kuruyorsu-

nuz. Siz bu kültürlerden beslenirken nasıl bir yaklaşım benimsiyor, nelerden ilham alıyorsunuz?


Genelde gündelik hayatın içindeki şeylerden ipuçlarını buluyorum. Kendime ve çevreme atfettiğim ihtiyaçlardan yola çıkıyorum. Bir yerde dönüştürmek istediğim bir enerji, yaklaşım varsa ona yoğunlaşıyorum. Bir durum, ruh hali ya da farkettiğim bir boşluğu anlamlandırıp şekillendirmek üzerine çalışmaya başlıyorum. Tarih, form, etimoloji ve etkileşim ara yüzleri gibi, pek çok detaydan beslenen bir anlatı çıkartmaya çalışıyorum.


İstanbullular için Taksim her ne kadar sembolik bir öğe olsa da kimimizin hafızasında sadece geçmişteki güzelliğiyle yerini korumaya çabalıyor. Sergi, Taksim’in önemli figürlerinden AKM’nin yenilenmiş versiyonunun tartışıldığı bugünle tesadüfen güçlü bir diyalog kuruyor. Bu dönüşüm, yok edilme, yıkım üzerine yorumlarınız neler?


Aslında sergide bir nostalji, geçmişe dair bir güzelleme yok. Eski AKM’nin çok önemli bir modern mimari eser örneği olarak sanatsal bir değeri vardı. Tescillenerek korunması gerekirdi. Ayrıca hayatlarımızdaki yeri çok değerliydi, bir işlevi vardı. O işlevden bir süre men edildik. Bugün tekrar açılması karşısında ilk sorum “Bu mahrumiyete gerek var mıydı?” oluyor. Bina on yıl evvel, çok daha düşük bir kamu bütçesiyle restore edilip açılmış olabilirdi. Ancak açılış konuşmalarını dinlediğinizde, modern mimari mirasına adeta savaş açılmış gibi bir ton var. Bu tehlikeli ve üzücü. Acaba yıkımların sonunun gelmemiş olabileceğine mi işaret ediyor? Umarım devam etmez, çünkü bu eserler bizim müşterek mirasımız.


MECBUREN DENEYİMLEYECEĞİME SEVİNMİŞTİM


Sergideki çalışmalar SAHA Studio’da misafir olduğunuz süreçte gerçekleştirdiğiniz “Suyun Taksimi, Taksim’in Suyu” adlı işinizden besleniyor. Sergiye de ilham olan bu çalışmanızdan ve üretim sürecinizden bahsedebilir misiniz?


Ağustos 2019 - Şubat 2020 döneminde SAHA Studio’nun ilk konuklarındandım. Bu misafir sanatçı programında beni en çok heyecanlandıran şey Taksim Meydanı’na yakın olmaktı. Çünkü uzun süredir meydan ile ilgili çalışmayı istiyordum. O sırada Taksim yayalaştırma projesi tamamlanmış ve meydan bir beton denizine dönüşmüş, fakat süregelen inşaat şiddeti bitmemişti. Meydanı ‘’mecburen’’ her gün deneyimleyeceğime sevinmiştim. Mecburen diyorum, çünkü meydandan geçmemek için yolumuzu değiştirdiğimiz günlerdi.

Taksim Meydanı memleketin en yüklü, sembolik mekânı. İlk etapta, yapacağım işe odaklanırken yoğun his ve uyaranları aynı anda deneyimlemek kolay değildi. Ta ki su metaforu üzerinden düşünmeye başlayıncaya dek.

Taksim’in ismi, suyun bölünüp dağıtılma işlevinin yapıldığı taksim makseminden geliyor. Bu hayati kaynağın dağıtım müzakeresi son derece politik bir şey. Bunu, meydanın zaman içindeki dönüşümüne ve güncel politik yarılmanın sahnesi haline gelişine işaret eden bir metafor olarak düşündüm. Halen orada duran maksem’in sessizce işleyerek, kaynak dağıtım müzakerelerini bu meydandan yönetmeye devam ettiğini hayal ettim. Meydana akışlar üzerinden bakmanın hafifletici bir etkisi de oldu.

Tabii akışlar üzerine düşünürken, kesintileri de fark ediyorsunuz. Bu noktada Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın bir meydan çeşmesi olarak tasarlandığını, fakat suyunun hiç bağlanmadığını hatırladım. Bunu on sene kadar evvel sanat tarihçisi bir dostumdan öğrendiğimde inanamamıştım. Yazılı kaynaklarda da yer alıyor bu bilgi ve o gözle baktığınızda iki dar cephesinde yalak ve lüleleri fark edebiliyorsunuz. Yalaklarda yağmur suyu birikiyor. Bu suyu nasıl anime ederim diye düşünürken, duran suda yapılan bir sanat olan ebruyu hatırladım. Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın yalaklarında ebru yapmayı istedim ve bu işi gerçekleştirdiğim mecra olarak da filmi kullandım.

Saha Studio sonunda, bütün bu süreçten çıkan çalışmayı, “Suyun Taksimi, Taksim’in suyu” adlı bir kısa film haline getirdim.


BİR ÇEŞİT ŞİFA ARAYIŞI

“Ebruli Anıt’’ sergide karşımıza çıkan farklı disiplinlerden bir diğeri. Günlük gazetelerin üzerine yaptığınız ebrulardan oluşan eser, zamanı ölümsüzleştirirken farklı bir perspektiften ele alıyor. Ebru sanatının sabır, incelik ve meditatif yanı gazeteler ve gündem ile ters bir ilişki kuruyor. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?


Ebru’nun atölyede, sakin suda yapılan, meditatif bir pratik oluşu, gazetelerin tanıklık ettiği -hatta bizzat katkıda bulunduğu- şiddetle ters. Gazeteyi estetik bir nesne haline getirmek, o şiddetin üzerini örtmese de eziciliğini bir nebze hafifletiyor. Gündemle ilişkiyi koparmadan, orada kalmaya dair bir önerge gibi.


L. İpek Ulusoy’un sergi metninde de belirttiği gibi yalnızlık, çaresizlik, hissizleşme, huzursuzluk hislerinizi işlerinizdeki iyileşme ve kolektif direniş odağıyla somutlaştırıyorsunuz. Bu dönüştürme eylemini iyiye yorma ve şifa arayışı olarak yorumlayabilir miyiz?


Bir çeşit şifa arayışı söz konusu, evet. Ama bu arınma anlamında değil. Donna Haraway’in belayla kalmak, belanın içinde kalmak (Staying with the Trouble) kitabı üzerine düşünüyorum. Belanın içinde, birbirimizle, çevremizle bağlantı olasılıklarını çoğaltmanın öneminden, birbirimizle iyi yaşayıp iyi ölmekten bahsediyor. İçinde yaşadığımız çağ için bir çeşit pürist olmayan bir etik öneriyor. Bu sergide sanatsal pratikler, estetize etme ve oyun, yıkımın içinden bağlantı noktalarını çeşitlendirmenin, bağlantıda kalmanın yolları haline geldi.


Burcu Dimili