Sibel Horada ile “Kesinti ve Akış” Sergisi Hakkında Söyleşi


Sibel Horada’nın 4 Kasım’da, Versus Art Project’te açılışı gerçekleşen, mekandan ilham alarak ürettiği, “Kesinti ve Akış” sergisi sanatseverlerden büyük ilgi görmeye devam ediyor.


Geçtiğimiz hafta gezme fırsatı bulduğum Sibel Horada’nın “Kesinti ve Akış” sergisine dair aklımda; alt metniyle merak uyandırıcı, video işleriyle hatırlatıcı ve sürükleyici, ebru fırçasıyla farklı zeminlerde kurdurduğu temas ile de dikkat çekici olduğu kaldı. Serginin üzerimde yarattığı etkiyle aklımda oluşan sorularımı sanatçı Sibel Horada cevaplandırdı.


Keyifli okumalar.


Versus Art Project’te gerçekleşen “Kesinti ve Akış” nasıl bir sergi?

“Kesinti ve Akış” bellek ve aidiyet üzerine düşünen, yeniden üretme ve dönüştürme yoluyla ilişkide kalma pratiklerine dayalı bir sergi. İçerisinde, mekandan ilham alan üretim süreçlerinin sonunda, gene mekana yayılan yerleştirmeler bulunuyor.

Farklı malzemeler kullanıyorsunuz. Kullan-

dığınız malzemelere nasıl yöneldiniz? Malzeme üzerine çok düşünüyorum. Kullandığım malzemelerin her birinin (gazete, video, strafor, projeksiyon, eski televizyon ve hoparlörler) üretim süreci içerisinde spesifik bir yeri, anlamı var. Kimi zaman hayatın içinden öne çıkan malzemeleri kullanıyorum, kimi zaman ise bir hissi en iyi hangi malzeme ve teknik taşır diye düşündüğüm oluyor. Örneğin videoyu, performansı taşıyacak ve montaj yoluyla gerçekleştirecek bir mecra, ebruyu duran suda yapılan bir sanat, straforu da günlük hayatta uzun süredir dikkatimi çektiği, ve suyun çok uzaklara taşıdığı bir malzeme olduğu için seçtim. Kesinti ve Akış size ne ifade ediyor? Üretim sürecinde, İstanbul’la kurduğunuz bağ sizi nasıl etkiledi ve bu durumun işlerinize yansıması nasıl oldu?

Sergi Taksim Meydanı’yla hemhal olduğum bir süreçten doğdu. Meydandaki inşaat faaliyetiyle görünür olan şiddetin etkisini dönüştürmenin, burayı yeniden sevebilme ihtimalinin peşindeydim. “Kesinti ve Akış” ismi, meydanın zaman içindeki dönüşümüne su metaforu üzerinden bakmayı seçtikten sonra ortaya çıktı. Elbette ki daha genel kavramlar, bunlar gibi, sergideki işlerin de meydanla birlikte, meydanın ötesinde de çağrışımları oluyor.

Üretimlerinizi mekandan aldığınız ilhamla gerçekleştiriyor ve çalışma süresince de detaylı ve tarihi araştırmalar yapıyorsunuz. Detaylar ve yeni bilgiler mekana karşı daha duygusal yaklaşmanızı ve üretimlerinizde sizi zorlayan bir durum değil mi?

Tam olarak öyle, fakat duyguların bağlantı noktası ve akış yolu da nihayetinde bu detaylar arasından çıkıyor. Bir işe başlarken, araştırma sürecini mümkün olduğunca uzun tutmaya çalışıyorum. Malzeme yöntem ve teknik belirlemeden evvel, tarih, etimoloji, eski kayıt ve fotoğraflar gibi detay ve bilgileri toplarken yavaş yavaş bunların duygulanım alanında nasıl titreştiğine, nelerin aklımda kalıp nelerin akıp gittiğine odaklanmaya çalışıyorum. Sonuç olarak bir şeyler öne çıkıyor, tekrar tekrar, farklı biçimlerde karşıma çıkmaya, diğer detaylarla birlikte tınlamaya başlıyor. Taksim meydanına, buraya ismini veren tarihi bir su dağıtım yapısı olan maksemin metaforik işlevine halen devam ettiğini hayal ederek bakmak, meydanda zaman içinde boy gösteren enerjileri suyun akış ve kesintisi üzerinden düşünmek de, böyle bir süreç içinden ortaya çıktı. “Duran Suda Alan Açmak” başlıklı videonuzun ben de bıraktığı etkiye “duygusallık” diyebilirim. Sanırım sebebi yaşanmışlıkları görüyor ve kokuları hissediyor olmam. Videoda gördüğümüz fırçayla birlikte bulunduğunuz her bir eylem size ne hissettirdi? Fırçanın taşıdıklarını Cumhuriyet Anıtı’na bıraktığınızda nasıl bir duygu yaşadınız? Bu serginizle birlikte Taksim’e karşı duygularınız değişti mi? Nasıl?

Esasında şu noktada izleyicinin hissettikleri, benim işi üretirken hissettiğimden daha önemli. Ebru ve fırça ile yapmaya çalıştığım şey Taksim’in karmaşası ve süregelen inşaat şiddeti içerisinde, ihtimam parantezleri açmaktı. Rasyonel olmayan bu özen ilişkisinin, sevgi ve aidiyeti güçlendiren bir etkisi oldu. Ekrandaki el ile bir özdeşim kurulabildiğini duyunca seviniyorum. Saha Studio’nun “Kesinti ve Akış” serginizin üretim sürecinin önemli faktörlerinden biri olduğunu biliyoruz. Saha Studio’da yaşadığınız tecrübeden kısaca bahseder misiniz? Ağustos 2019 – Şubat 2020 döneminde, SAHA Studio’nun ilk konuklarındandım. Bu misafir sanatçı programında beni en çok heyecanlandıran şey Taksim meydanına yakın olmaktı, çünkü uzun süredir meydan ile ilgili çalışmayı istiyordum. O sırada Taksim yayalaştırma projesi tamamlanmış ve meydan bir beton denizine dönüşmüş, fakat süregelen inşaat şiddeti bitmemişti. Meydanı “mecburen” her gün deneyimleyeceğime sevinmiştim. Mecburen diyorum çünkü meydandan geçmemek için yolumuzu değiştirdiğimiz günlerdi.


Taksim Meydanı memleketin en yüklü, sembolik mekânı. İlk etapta, yapacağım işe odaklanırken yoğun his ve uyaranları aynı anda deneyimlemek kolay değildi. Ta ki su metaforu üzerinden düşünmeye başlayıncaya dek. Meydan’dan topladığım izlenimleri, atölyenin yalıtılmış, soyutlanmış mekanına topladım. Bu pratik bir soyutlama olarak düşündüğüm ebru ve video görüntüleriyle gerçekleşti. Saha Studio sonunda, bütün bu süreçten çıkan çalışmayı, “Suyun Taksimi, Taksim’in suyu” adlı bir kısa film hâline getirdim. Bu film, şu anda Ankara’daki Erimtan Müzesinde, Can Akgümüş küratörlüğündeki “Büyücü ve Bahçe” sergisinde gösteriliyor. Versus Art Project’te devam etmekte olan “Kesinti ve Akış” adlı solo sergimde ise, bu film yeniden mekana yerleşti.

Nil Has