Yakın Tanıklıklar


Selim Süme’nin Versus Art Project’te açılan “Transit” başlıklı sergisi devam eden salgın sürecinde içe dönme, yakın ilişkilerin odağında olma deneyimini yeniden gözden geçiriyor. Geçmişten bugüne fotoğraf pratiğinde metadoloji ve kavramsal süreci irdeleyen Süme, yeni sergisinde fotoğrafın rastlantısallığı ve düzensizlik içindeki estetik arayışları sorguluyor.



Selim, fotoğraf üzerine yoğun araştırmalar yapan bir sanatçı olarak sizi tanıyoruz. Bu süreç nasıl gelişti ve evrildi bundan bahseder misiniz?


Yaklaşık 25 yıldır fotoğraf ile uğraşıyorum. Bu süre içinde beni heyecanlandıran işlerin peşinden gitmeye çalıştım hep. İlk yıllarda kendimi tanıma olanağı sağlayan bir araçtı fotoğraf. 10-12 yıl kadar kolumun bir parçası gibi kullandım makineyi. Fotoğraflarla bir çeşit günlük yazdım diyebilirim. Bu beni heyecanlandırıyordu o zamanlar. Halil Koyutürk ve sonrasında Anders Petersen ile tanışmam da yolculuğumu şekillendirdi. Bu yaklaşımın peşinde uzun süre fotoğraf serileri ürettim, sergilere katıldım, kitaplar yayımladım. 2013 - 2019 yılları arasında bir önceki kişisel sergimin de çıkış noktası olan fotoğrafın başka nasıl şekillerde de oluşabileceğini araştırdım. Fotoğrafı ve temsil mekanizmalarını parçalara ayırarak anlamaya çalıştım. Bu dönemde Marmara Üniversitesi’nde Fotoğraf bölümünde yüksek lisansımı yaptım. (Aslında YTÜ'de Mühendislik -Makine- eğitimi almıştım. Ama hiç mühendislik yapmadım.) Daha sonra da aynı okulda sanatta yeterliğe başladım. Tezimi yazıyorum ve umarım bu sene bitecek.



Fotoğraf disiplinine dair araştırmalarınız özelinde fotoğrafa dair kavramsal ve temsil mekanizmaları üzerine olan yaklaşımınız oldukça dikkat çekici. Bu noktada sanatçı olarak geçirdiğiniz yolu aydınlatması adına 2019 yılında Versus Art Project’te gerçekleştirdiğiniz “In the blink of an eye” serginizin odak noktası neydi?


2019'da Versus Art Project'de gerçekleştirdiğim kişisel sergide fotoğrafın zaman ve mekân ile kurduğu ilişkiyi sorgulamıştım. Kavramsal bir temele oturan ama estetik deneyime de olanak sağlayan bir ara yol arıyordum. Fotoğrafın içindeki bilgilerden arınan (bilgilerin opaklaştığı) bir biçim arayışıydı. Ancak bu dönemde hayatımı şekillendiren başka şeyler de oldu. Sevgilim ile İstanbul-Viyana arasında yaşamaya başladık. İki çocuğumuz oldu. Üç dilli (Türkçe, Almanca ve Rusça) bir evimiz ve iki şehirli bir hayatımız var.



Fotoğraf araştırmalarınızın devam ettiği noktada daha yakın ilişkilerden, aile kavramından, ülkeler arası olma durumundan söz ediyorsunuz. Bu üretimlerinizi ne şekilde etkiliyor?


Son dönemde kendime, aileme, evime, arkadaşlarıma daha çok yaklaştım sanırım. Yaşımın ve pandeminin de buna etkisi olduğunu atlamamak lazım. İki erkek çocuk da eve bir hareket getirdi ve ben de tekrar oyun oynamaya başladım onlarla. Bu bana çok iyi geldi. Hayat bir anlamda tekrar başladı. Her şeyi tekrar keşfetmem için bir alan açtı bana. Bu süre içinde ben de kendi oyuncaklarımı çıkardım ve bas-çek (şipşak) filmli bir fotoğraf makinesi ile fotoğraflar çekmeye başladım. 20 yıl önceki gibi. Kendime ve çevremi tekrar tanımaya ve onun üzerinden bir dil geliştirme fikri de beni heyecanlandırdı.



Ailenin yakınlaşması, salgının etkisi derken aslında fotoğraf pratiğinize yeni bir oyun eklendiğinizden, keşiflerinizin yeniden başladığından söz ettiniz. Peki bu yeni oyun alanı ve yeniden keşfedilen alanlar fotoğrafta size nasıl bir yol çizdi?


Büyük oğlum Kerem'in (şu anda 6 yaşında) çektiği fotoğraflar gibi fotoğraflar çekmeye çalışıyorum. Biraz dürtüsel, sezgisel bir yerden. Ham, basit, sade bir bakış! Rastlantıya olanak veren bir deneme. Rastlantı düzensizlik demek. İşte tam o düzensizliğin içinden bir estetik çıkarma çabası. Fotoğrafıma içerik geri döndü diyebilirim.



Fotoğrafa dönen içerik bence konuşulması gereken bir konu. Bu içerikten biraz bahsetmenizi isteyeceğim. Versus Art Project’te izlediğimiz “Transit” serginiz “fotoğrafa dönen içerik” konusunu bize sunuyor mu?


Fotoğraf makinenin kabiliyeti sayesinde önüne geçen her şeyi ele geçirir (capture). Bu aynalama hareketi ile de içeriği kaydeder. Yani her kayıt bir içerik oluşturur. Benim burada bahsettiğim bir önceki sergimde tartıştığım/araştırdığım resimselleşen fotoğrafın tersi bir durum. Fotoğrafın kurgusunun -düzensizliğin içinde- bir yerde aranması. Bu seride içerik gündelik-sıradan olanın ta kendisi. İnsanlar, zamanlar, mekânlar, objeler arasında bir tecrübenin hikâyesi.



“Transit” serginizde bir önceki serginin tam zıttı bir durumun tartışıldığından söz ettiniz. Bu sergide gündelik, sıradan olan fotoğrafın ana konusu ise sergideki fotoğraflar belirli bir kurgu ve araştırma neticesinde düzensizlik içinde mi kurgulanıyor, yoksa düzensizliğin içindeki rastlantısallık mı karelere yansıyor? Biraz açıklayabilir misiniz?


Sanırım her ikisi de biraz mevcut. Fotoğraf bir seçim işi. Başlangıçta makine-film-teknik ayarlar gibi şeyleri seçiyorsunuz. Bu da konuya yaklaşımınızı belirliyor. Sonra üretim aşamasında kadrajınız ve mesafeniz işin içine giriyor ve son olarak da sergileme aşaması ve seçimler, sıralamalar, boşluklar! Ben bu süreci başlangıcında ve sonunda düşünmenin yoğun, üretim sırasında ise mümkün olduğu kadar sezgi ve dürtülerin ön planda olduğu bir yapı olarak düşünüyorum.



Peki az önce sözünü ettiğiniz gündelik-sıradan olan hikâyeleri fotoğraf pratiği içinde biraz daha açıklayabilir misiniz? İnsanlar kimler, zaman ve mekânlar nereye ait?


Bu hamlığa yaklaşabilmek için mümkün olan en yakın yerden başladım. Sevgilim Lale, oğullarımız Kerem ve Can, yakın aileden Kaya ve Heidi, İstanbul ve Viyana’daki evlerimiz ve çevresi, atölyem, evimizdeki objeler… Fotoğraflar 2020-2021 ve 2022 başında çekildiler.



“Transit” serginizi izlerken sözünü ettiğiniz rastlantısallık fotoğraflarda izleniyor. Ancak bir diğer yandan galeri mekânı neredeyse evinizin bir köşesi gibi sıcak ve içten bir hâle de bürünmüş. Bu açıdan karelerdeki yakınlığı sergiye nasıl taşıdınız? Biraz sergi kurgusundan söz eder misiniz?


Burada bir süredir yurt dışı sergilerde denediğim bir yöntemi kullandım. Fotoğrafları çerçevesiz bir şekilde astık. Hamlığa - basitliğe sergileme şeklinde de yaklaşmaya çalıştım. Metal klipsler ile kendimiz astık fotoğrafları. Kağıda dokunmaya olanak sağlayan, kağıdın arkasına da havanın girebildiği, yaşayan samimi bir fotoğraf sergilemesi denedik. Bu da sanırım işlerin içeriği ile uyumlu oldu.


Aslında buna şaşırdım, çünkü fotoğraf genelde ya özel kağıtlarda basılıp dokunulamaz çerçevelerde yer alır ya da C-print gibi baskılar yapılır. Ama neticede çoğunlukla fotoğrafa dokunulamaz, sergiyi birlikte gezdiğimiz sırada siz kağıda dokunduğunuzda oldukça şaşırdım ve “sanat eserine dokunulmaz” klişesi nedeniyle belki biraz da tedirgin oldum. Fotoğraf konusunda bu açıkladığım konu özelinde nasıl düşünüyorsunuz?


Ben karanlık oda ile başladım fotoğrafa. Hâlâ mümkün oldukça vakit geçirmeye çalışıyorum. Kağıda dokunmak da baskının bir parçası. Ben ondan vazgeçmek pek istemiyorum. Çocuksu bir istek gibi geliyor dokunmak ama bence öyle değil. Duygularımıza dayanan hayvani bir içgüdü.



İlginç bir noktaya değindiğiniz, dokunma eyleminin çocuksu bir güdüden ziyade daha ilkel bir duygu edinimi olması. Peki, son olarak “Transit” serginizde izlediğimiz seri devam edecek mi, bu yakın aile ilişkileri ve salgının getirdiği içe dönme duygusunu bir sanatçı olarak sentezlemeye devam ediyor musunuz?


Evet evet bu seri devam edecek. Mesafem ve bakışım bir miktar daha açılabilir onu tam bilmiyorum ama bu hamlığın peşinde bir süre daha işler üreteceğim, ona eminim.


Melike Bayık